Ana Sayfa
Fizik

Kuantum Alan Teorisi Bölüm 1:Kuantum Alan Teorisine Kronolojik Bir Bakış

Bu yazımızda, özel görelilik ve nedensellik ilkelerinin tek parçacıklı kuantum mekaniğini neden yetersiz bıraktığını, Klein–Gordon ve Dirac denklemlerinin sınırlarını ve kuantum alan teorisinin doğuşunu anlattık.

Yaren Yeşilay11 Temmuz 202625 dk okuma süresi
Kuantum Alan Teorisi Bölüm 1:Kuantum Alan Teorisine Kronolojik Bir Bakış

GİRİŞ

Bu yazıda, Biricik Bilim’de +4 ay önce çalışılan mevzubahis Steven Weinberg’in The Quantum Theory of Fields Volume 1 adlı kitabının giriş bölümünü temel alarak, rölativistik kuantum mekaniğinin teorik sınırlandırmalarını ve kuantum alan teorisinin neden kaçınılmaz bir çıkış noktası olduğuna değinmeye çalıştım. Yazı boyunca rölativistik dönüşümlerde \hbar ve cc faktörleri en kolayları olmak üzere, Weinberg’in fantastik boyuttaki özgün notasyonlarına sadık kalınmıştır. Lisans düzeyinde tarihi arka plana (en sevdiğim), ispatlara ve etkin alan teorisine değinecek şekilde hazırladım.

KLASİK ALANLARDAN KUANTUM ALANLARINA GEÇİŞ ZORUNLULUĞU

Klasik Alan Kavramı ve Uzaktan Anlık Etki Paradoksu

Klasik mekaniğin Washington’u Newton, 1687 yılında yayınladığı Philosophiæ Naturalis Principia Mathematica adlı eserinde evrensel kütleçekim yasasını ortaya koyduğunda, çağdaşı olan fizikçileri ve bizzat kendisini derin bir huzursuzluğa sevk eden kavramsal bir problemle karşı karşıya kalmıştı: Uzaktan anlık etki. Newton’ın kütleçekim formülüne göre, evrenin bir ucundaki M1M_1 kütlesi hareket ettirildiğinde, ışık yılları uzaklıktaki M2M_2 kütlesi üzerindeki çekim kuvveti hiçbir zaman gecikme olmadan anlık olarak değişiyordu. Newton, Richard Bentley adlı eleştirmene yazdığı ünlü bir mektupta, bir cismin aradaki boşluktan geçerek başka bir cismi hiçbir aracı olmadan etkilemesini büyük bir absürtlük olarak nitelendirmiş ancak matematiksel model işlediği için bu mekanizmanın kökenini felsefeye ve gelecekteki fizikçilere yargıdan kaçmak için hypotheses non fingo* olarak bırakmıştı.

* “Hiçbir hipotez kurmuyorum.”

Bu kavramsal kriz, 19. yüzyılda Faraday’ın deneysel sezgileri ve Maxwell’in bu sezgileri matematikselleştirmesiyle çözüme kavuştu. Elektromanyetik fenomenleri açıklamak için uzay-zamanın her bir (x,t)(x,t) noktasına değişken bir değer atandı: Alan (field). Maxwell denklemleri göstermiştir ki, elektrik yükleri birbirleriyle doğrudan ve anlık olarak etkileşmezler; bir yük kendi çevresindeki uzay-zaman dokusunda yerel bir alan E\mathbf{E} ve B\mathbf{B} yaratır. Bu alanda meydana gelen bir değişim (örneğin bir yükün ivmelenmesi), uzayda sonlu bir hızla (c)(c) yayılan elektromanyetik dalgalar oluşturur. Böylece alan; sadece matematiksel bir kolaylık olmaktan çıkıp bünyesinde enerji, momentum ve açısal momentum taşıyan, parçacıklardan bağımsız ve gerçek bir fiziksel varlığa dönüşür.

Özel Görelilik, Nedensellik ve Küme Ayrışımı

1905 yılında Albert Einstein’ın özel görelilik teorisini ilan etmesiyle ve Maxwell denklemlerinde c=1/μ0ϵ0c=1/\sqrt{\mu_0\epsilon_0}, klasik alandaki sonlu hızda yayılım fikri mutlak bir evrensel yasaya dönüştü. Minkowski uzay-zamanının geometrisinde hiçbir nedensel bilgi ışık hızından (c)(c) daha hızlı yayılamazdı. Bu durum fizikte nedensellik ilkesinin korunması için zorunludur. Eğer bir etkileşim ışık hızından hızlı yayılsaydı, özel görelilikteki Lorentz dönüşümleri gereği, bir gözlemciye göre A olayı B olayına neden olurken, başka bir Lorentz referans sistemindeki gözlemciye göre B olayı A olayından önce gerçekleşebilirdi. Bu da etkinin nedenden önce gelmesi gibi mantıksal bir paradoksa yol açardı.

Steven Weinberg’in rölativistik kuantum teorilerinde ısrarla vurguladığı bir diğer aksiyom ise küme ayrışımı ilkesidir.* Bu ilke en kaba tabiriyle, birbirine çok uzak mesafelerdeki, özellikle uzaysı ayrılmış (spacelike separated) bölgelerde gerçekleştirilen iki farklı deneyin sonuçlarının birbirinden bağımsız olması gerektiğini söyler. Ankara’daki bir laboratuvarda yapılan bir parçacık çarpışması, o anda Andromeda galaksisinde gerçekleşen bir parçacık bozunmasını anlık ve istatistiksel olmayan bir şekilde etkileyemez. Weinberg, kitabının ilerleyen bölümlerinde matematiksel olarak göstereceği üzere, kuantum mekaniğini hem özel görelilik (Lorentz değişmezliği ya da Lorentz invariance olarak da geçer.) hem de küme ayrışımı ilkesi ile uyumlu hale getirmenin uygulanabilir yolunun, etkileşim Hamiltoniyenini yerel alan operatörleri cinsinden kurmak olduğunu belirtir.

* Küme ayrışımı ilkesinin ardındaki matematiksel mantık, sıradan anlamda “bir kümeyi boş olmayan ayrık alt kümelere bölmek” değildir. Weinberg’in kullandığı anlamda ilke, birbirinden çok uzak deney kümelerine ait saçılma genliklerinin, bağlantısız parçaların çarpımı hâline ayrılması gerektiğini söyler. Daha teknik ifadeyle, uzak deneyleri birbirine bağlayan bağlantılı S-matris katkıları uzaklık sonsuza giderken kaybolmalıdır. Böylece birbirinden bağımsız hazırlanan deneylerin olasılıkları da bağımsız olasılıklar gibi çarpanlara ayrılır.

Tek Parçacık Dalga Mekanizmasının Kuantum Çöküşü

Rölativistik olmayan kuantum mekaniğinde parçacık sayısı sabittir. Örneğin; tek bir elektronu sembolik olarak temsil eden bir dalga fonksiyonu ψ(x,t)\psi(x,t) yazarız ve Max Born’a göre bu fonksiyonun mutlak karesi ψ(x,t)2|\psi(x,t)|^2, elektronun tt anında xx konumunda bulunma olasılık yoğunluğunu verir. Ancak bu tek parçacıklı olasılık yorumu, rölativistik sınıra geçildiğinde Heisenberg’in belirsizlik ilkesi nedeniyle çökmek zorundadır.

Kuantum mekaniğinde bir parçacığın konumunu son derece hassas bir şekilde belirlemek (onu uzayda çok küçük bir Δx\Delta x bölgesine hapsetmek) istersek, momentumundaki belirsizlik (Δp)(\Delta p) şu şekilde büyür:

Δp2Δx.\Delta p \geq \frac{\hbar}{2\Delta x}.

Özel görelilikten bildiğimiz üzere, bir parçacığın rölativistik total enerjisi

E=p2c2+m2c4E=\sqrt{p^2c^2+m^2c^4}

bağıntısına uyar. Dolayısıyla momentumdaki belirsizlik, enerjide de bir belirsizliğe (ΔE)(\Delta E) sebep olur. Eğer parçacığı hapsettiğimiz bölgenin boyutu (Δx)(\Delta x), parçacığın indirgenmiş Compton dalga boyu mertebesine inerse:

ΔxλˉC=mc.\Delta x \approx \bar{\lambda}_C=\frac{\hbar}{mc}.

Bu durumda momentumdaki belirsizlik parçacığın kendi kütle-momentum ölçeğine ulaşır: Δpmc\Delta p\approx mc. Bu momentum belirsizliğinin enerji karşılığı ise Einstein’ın kütle-enerji eşdeğerliği cinsinden yaklaşık olarak şudur:

ΔEΔpcmc2.\Delta E\approx \Delta p\,c\approx mc^2.

Bu sonuç rölativistik kuantum mekaniğinin bir ifadesidir. Kuantum mekaniğindeki enerji belirsizliği ΔEmc2\Delta E\approx mc^2, artık parçacığın durgun kütle enerjisiyle aynı mertebeye gelindiğini gösterir. Bu ölçeğin altına inmeye çalıştığınızda tek parçacık resmi güvenilir olmaktan çıkar. Bir elektron-pozitron çifti yaratmanın serbest uzaydaki eşik enerjisi yaklaşık 2mc22mc^2 mertebesindedir; ayrıca enerji-momentum korunumu nedeniyle pratikte bu süreç bir dış alanın, çekirdeğin ya da başka bir parçacığın varlığını gerektirir.

Sonuç olarak: Siz rölativistik bir elektronun konumunu tam olarak ölçmek için onu /mc\hbar/mc boyutundan daha küçük bir bölgeye sıkıştırdığınızda, sisteme aktardığınız enerji vakumu tetikleyebilir ve ortamda yeni parçacıkların doğmasına neden olabilir. Deneyin başında elinizde sadece tek bir elektron varken, ölçüm anında elinizde artık üç, beş veya daha fazla parçacık içeren çoklu bir sistem bulunabilir. Artık ψ(x,t)2|\psi(x,t)|^2 ifadesi tek bir parçacığın orada bulunma olasılığı olamaz; çünkü ortamda hangi parçacığın ilk elektron olduğu ayırt edilemez.

Bu durum, tek parçacıklı Hilbert uzayının* (H1)(\mathcal{H}_1) rölativistik olarak fiziği tasvir etmekte yetersiz kaldığını, parçacık sayısının değişebildiği bir Fock uzayına (F)(\mathcal{F}) geçiş yapmamız gerektiğini gösterir. İşte kuantum alan teorisi; temel nesnesi parçacıklar olan bir yapı değil, uzay-zamanın her noktasında kuantum dalgalanmaları yapabilen, parçacıkları ise bu sürekli alan dalgalanmalarının kuantize olmuş lokal uyarılmaları olarak gören tek tutarlı çerçevedir.

* Hilbert uzayı, üzerinde iç çarpım tanımlı ve bu iç çarpımdan gelen norma göre tamamlanmış bir vektör uzayıdır. Sonlu boyutlu Öklit uzayının, kuantum mekaniğinde çoğu zaman sonsuz boyutlu olan daha genel hâli gibi düşünülebilir.

Schrödinger denkleminde potansiyel kuyusunun duvarını sonsuz yaptığınızda parçacık içeride hapsolur. Ancak rölativistik dünyada bir parçacığı çok güçlü bir potansiyelle bir yere hapsetmeye çalışırsanız, dış alanın sağladığı enerji parçacık-antiparçacık çiftlerinin oluşmasına yol açabilir (Klein paradoksu). Bu yüzden QFT okurken parçacığı değil, alanı ön planda olarak görmelisiniz.

Rölativistik tek parçacık kuantum mekaniğinde serbest bir parçacığın konum operatörünü (x)(x) tanımlamaya çalıştığımızda karşımıza Newton-Wigner lokalizasyonu problemi çıkar. Görelilikte, Newton-Wigner türü bir konum operatörü tanımlanabilir; fakat bu operatör Lorentz dönüşümleri altında basit ve kovaryant bir yerel konum operatörü gibi davranmaz. Bir referans sisteminde keskin biçimde lokalize edilen bir dalga paketi, hareketli başka bir referans sistemine göre aynı anlamda keskin lokalize görünmeyebilir. Yerellik ancak alan operatörleri düzeyinde korunabilir. Parçacık dediğimiz kavram, Wigner sınıflandırmasına göre Poincaré grubunun* üniter indirgenemez gösterimlerinin kuantum durumları üzerindeki etiketleriyle (kütle mm ve spin ss) sınıflandırılır.

Kuantum alanları ise bu soyut Poincaré durumlarını uzay-zaman koordinatlarına bağlayan ve yerel gözlenebilirlerin uzaysı ayrımlarda birbirini nedensel olarak etkilememesini sağlayan operatör araçlarıdır. Bu koşul çoğu zaman mikronedensellik olarak ifade edilir: uzaysı ayrılmış noktalardaki uygun alan operatörlerinin komütatörü veya antikomütatörü sıfır olmalıdır.

* Poincaré grubu (puankare diye telaffuz ediyorum), dört boyutlu Minkowski uzay-zamanındaki fizik yasalarının değişmeden kalmasını sağlayan tüm uzay-zaman simetrilerinin oluşturduğu Lie grubudur. Bu grubun Lie cebiri ise enerji, momentum ve açısal momentum üreteçleriyle ifade edilir. Özel görelilik kuramının simetri yapısını temsil eder ve uzay-zamanın hem ötelemelerini hem de Lorentz dönüşümlerini kapsar. Başka bir deyişle bir fiziksel sistemin uzaydaki konumu değiştirilse, ya da zaman ekseninde başka bir ana taşınsa, koordinat sistemi döndürülse veya farklı sabit hızla hareket eden bir gözlemciye geçilse bile fizik yasalarının aynı matematiksel biçimde kalmasını garanti eden dönüşümlerin tümü Poincaré grubuna dahildir. Grup, Minkowski’nin şu metriği ile ημν=diag(1,+1,+1,+1)\eta_{\mu\nu}=\mathrm{diag}(-1,+1,+1,+1) (bkz: özel görelilik) koruyan Lorentz grubunun uzay/zaman ötelemeleriyle birleşmesiyle oluşur. Kısacası özel görelilikteki Einstein’ın temel postulatlarından biri olan “Eylemsiz gözlemciler için fizik yasaları değişmezdir.” ilkesinin matematiksel ifadesidir. Modern teorik fizikte özellikle QFT, parçacık fiziği ve relativistik kuantum mekaniğinin temelini oluşturur; çünkü temel parçacıkların kütle ve spin gibi özellikleri bu grubun temsilleri aracılığıyla sınıflandırılır. Ayrıca enerji, momentum ve açısal momentum gibi korunum yasaları da bu simetrilerle doğrudan ilişkilidir ve Noether teoremi sayesinde fiziksel anlam kazanır.

RÖLATİVİSTİK DALGA MEKANİĞİ VE ÇIKMAZLARI

Schrödinger’in İlk Atılımı ve Klein-Gordon Denkleminin Türetilmesi

Kuantum mekaniğinin rölativistik haline getirilme çabaları, tarihsel olarak rölativistik olmayan Schrödinger denkleminden bile önce başlamıştır. Erwin Schrödinger, 1925 yılının sonlarında dalga mekaniğini formüle ederken, özel göreliliğin en temel bağıntısı olan kütle-enerji bağıntısını (E2=p2c2+m2c4)(E^2=p^2c^2+m^2c^4) temel almıştır. Boşlukta hareket eden mm kütleli serbest bir parçacığın rölativistik enerji-momentum ilişkisi şu şekildedir:

E2=p2c2+m2c4.E^2=p^2c^2+m^2c^4.

Dış bir elektromanyetik alanın varlığında, minimal coupling ilkesi gereği parçacığın kanonik enerji (E)(E) ve momentum (p)(p)** büyüklükleri ayar simetrisini koruyacak şekilde dönüşmek zorundadır. e-e yüküne sahip bir elektron için bu dönüşümler, skaler potansiyel ϕ\phi ve vektör potansiyeli A\mathbf{A} cinsinden şu şekildedir:

EH+eϕ,pp+eAc.E\rightarrow H+e\phi,\qquad \mathbf{p}\rightarrow \mathbf{p}+\frac{e\mathbf{A}}{c}.

** Konum koordinatının zamansal türevine göre alınan kısmi türevdir: pkanonik=L/x˙p_{\rm kanonik}=\partial L/\partial \dot{x}.

*** Daha doğru ifade şudur: Minimal coupling, yerel U(1)U(1) ayar değişmezliğini koruyacak biçimde elektromanyetik potansiyelin teoriye nasıl girdiğini gösterir. Fotonun parçacık olarak ortaya çıkması ise elektromanyetik alanın kuantize edilmesiyle ilgilidir.

Bu rölativistik eşlemeler kütle ve enerji bağıntısına yerleştirildiğinde, Weinberg’in de kitabında sunduğu rölativistik ikinci dereceden klasik bağıntı elde edilir:

0=(H+eϕ)2c2(p+eAc)2m2c4.0=(H+e\phi)^2-c^2\left(\mathbf{p}+\frac{e\mathbf{A}}{c}\right)^2-m^2c^4.

Kuantum mekaniğinin standart dalga denklemine geçmek için, de Broglie düzlem dalga çözümlerinin faz yapısından yola çıkarak diferansiyel operatör dönüşümleri tanımlanır. Zamansal ve uzaysal türevler operatör formunda şu şekilde yeniden atanır:

Hit,pi.H\rightarrow i\hbar\frac{\partial}{\partial t},\qquad \mathbf{p}\rightarrow -i\hbar\nabla.

Bu diferansiyel operatörler rölativistik kuadratik bağıntıda yerlerine yazıldığında, spin-0 parçacıklarını ve o dönem için elektronu temsil etmesi umulan ve Klein-Gordon denklemi olarak anılan ikinci mertebeden kısmi diferansiyel denklem türetilmiş olur:

[(it+eϕ)2c2(i+eAc)2m2c4]ψ(x,t)=0.\left[\left(i\hbar\frac{\partial}{\partial t}+e\phi\right)^2-c^2\left(-i\hbar\nabla+\frac{e\mathbf{A}}{c}\right)^2-m^2c^4\right]\psi(x,t)=0.

Zamansal İkinci Mertebe Problemi ve Negatif Olasılık Yoğunluğu

Klein-Gordon denklemi, özel göreliliğin kurallarına matematiksel olarak tam uyum sağlayan oldukça simetrik bir yapıdadır. Ancak kuantum mekaniğinin temel taşı olan olasılık yorumuyla ciddi bir çelişki barındırır. Rölativistik olmayan klasik Schrödinger denkleminde, zamana göre alınan türev birinci mertebedendir:

iψt=Hψ.i\hbar\frac{\partial\psi}{\partial t}=H\psi.

Bu durum kuantum mekaniği için idealdir çünkü dalga fonksiyonunun başlangıç durumunu ψ(x,0)\psi(x,0) bildiğinizde, sistemin nereye evrileceğini kesin olarak hesaplayabilirsiniz. Ayrıca, bu denklemden yola çıkarak bir olasılık yoğunluğu ρ\rho tanımladığımızda sonuç daima pozitif veya sıfır çıkar: ρ=ψ(x,t)20\rho=|\psi(x,t)|^2\geq 0. Bir parçacığın belirli bir yerde bulunma olasılığı doğal olarak negatif olamaz.

Ancak rölativistik Klein-Gordon denklemine serbest parçacık durumu için baktığımızda işler değişir:

22ψt2=c222ψm2c4ψ.\hbar^2\frac{\partial^2\psi}{\partial t^2}=c^2\hbar^2\nabla^2\psi-m^2c^4\psi.

Bu denklemin süreklilik (korunum) denklemini elde etmek için standart matematiksel işlemleri uyguladığımızda, tek parçacık yorumu vermesi beklenen yoğunluk şu formu alır:

ρ=i2mc2(ψψtψψt).\rho=\frac{i\hbar}{2mc^2}\left(\psi^*\frac{\partial\psi}{\partial t}-\psi\frac{\partial\psi^*}{\partial t}\right).

İşte rölativistik dalga mekaniğinin tıkandığı ilk nokta burasıdır. Diferansiyel denklemlerden bildiğimiz üzere, zamana göre ikinci mertebeden bir denklemi çözmek için iki bağımsız başlangıç koşuluna ihtiyacımız vardır: Fonksiyonun kendisi ψ(x,0)\psi(x,0) ve fonksiyonun zamana göre ilk türevi (ψ/t)(x,0)(\partial\psi/\partial t)(x,0). Başlangıç anındaki değişim hızını yani türevini keyfi olarak seçebileceğimiz için, ρ\rho değerinin uzayın bazı bölgelerinde negatif çıkması matematiksel olarak mümkündür. Fiziksel bir sistemde “bir elektronun bu odada bulunma olasılığı -%25’tir” diyemeyeceğimiz için, bu durum tek parçacıklı rölativistik kuantum mekaniğinin eksik olduğunu gösterir.

Dirac’ın Doğrusal Yaklaşımı ve Matris Cebri

Paul Dirac, 1928 yılında negatif olasılık problemine oldukça zarif bir çözüm aradı. Fikri basitti: Rölativistik dalga denklemi de tıpkı Schrödinger denklemi gibi zamana göre birinci mertebeden olmalıydı. Ancak özel görelilikte zaman ve uzay koordinatları eşit muamele görmelidir. Eğer zaman türevi birinci mertebeden olacaksa, uzay türevleri de birinci mertebeden olmak zorundaydı. Bu doğrultuda Dirac, serbest bir parçacık için şu doğrusal enerji denklemini önerdi:

H=cαp+βmc2.H=c\boldsymbol{\alpha}\cdot\mathbf{p}+\beta mc^2.

Burada p=i\mathbf{p}=-i\hbar\nabla bildiğimiz momentum operatörüdür. Ancak bu denklemin, rölativistik enerjinin karesini veren klasik formüle (H2=p2c2+m2c4)(H^2=p^2c^2+m^2c^4) uyum sağlaması gerekiyordu. Denklemin karesini aldığımızda momentum bileşenlerinin çarpımları (örneğin p1p2p_1p_2) ortaya çıkar:

H2=c2i,j=1312{αi,αj}pipj+mc3i=13{αi,β}pi+β2m2c4.H^2=c^2\sum_{i,j=1}^{3}\frac{1}{2}\{\alpha_i,\alpha_j\}p_ip_j+mc^3\sum_{i=1}^{3}\{\alpha_i,\beta\}p_i+\beta^2m^2c^4.

Buradaki çapraz çarpımların yok olması ve denklemin H2=p2c2+m2c4H^2=p^2c^2+m^2c^4 formuna dönebilmesi için α\alpha ve β\beta katsayılarının sıradan sayılar olmaması gerektiği anlaşıldı. Çünkü sıradan sayılarda xy+yx=2xyxy+yx=2xy iken, burada bu toplamın sıfır etmesi gerekiyordu. Bu şartı ancak şu matrisler sağlayabilirdi:

{αi,αj}=2δijI,{αi,β}=0,β2=I.\{\alpha_i,\alpha_j\}=2\delta_{ij}I,\qquad \{\alpha_i,\beta\}=0,\qquad \beta^2=I.

Dirac, bu cebirsel özellikleri sağlayan en küçük matrislerin 3+13+1 boyutlu uzay-zamanda 4×44\times4 boyutunda olması gerektiğini ispatladı. Katsayılar 4×44\times4 matris olunca, dalga fonksiyonu ψ(x,t)\psi(x,t) de tek bir sayı (skaler) değil, 4 bileşenli bir vektör halini aldı (buna Dirac Spinörü denir). Bu yeni birinci mertebe denklemde olasılık yoğunluğu hesaplandığında sonuç daima pozitif çıkıyordu:

ρ=ψψ=a=14ψa20.\rho=\psi^\dagger\psi=\sum_{a=1}^{4}|\psi_a|^2\geq0.

Olasılık problemi çözülmüştü.

Negatif Enerji Spektrumu ve Tek Parçacık Yaklaşımının Çöküşü

Dirac matrisleri kullanarak olasılık krizini aşsa da, denkleminin doğası gereği ortaya çıkan bir başka büyük problemle yüzleşmek zorundaydı: Negatif enerjiler. Denklemin çözümleri incelendiğinde her momentum değeri için enerjinin hem pozitif hem de negatif kökleri olduğu görülüyordu:

E=±p2c2+m2c4.E=\pm\sqrt{p^2c^2+m^2c^4}.

Rölativistik olmayan fizikte negatif enerjileri anlamsız bularak göz ardı edebiliriz. Ancak doğada parçacıklar elektromanyetik alanlarla etkileşime girer. Kuantum kurallarına göre, yüksek enerjideki bir elektron bir foton yayınlayarak daha düşük bir enerji seviyesine geçme eğilimindedir. Eğer ucu bucağı olmayan eksi sonsuza giden enerji seviyeleri mevcutsa, evrendeki tüm elektronların sürekli ışıma yaparak sonsuz negatif enerji çukuruna düşmesi gerekirdi. Bu senaryoda madde var olamazdı.

Bu durumu çözmek için Dirac, 1930 yılında boşluk teorisini (Dirac denizi) öne sürdü. Elektronlar Pauli dışlama ilkesine uyan parçacıklardır (fermiyonlardan bahsediyorum); yani aynı kuantum durumunda birden fazla elektron bulunamaz. Dirac evrendeki tüm negatif enerji seviyelerinin halihazırda elektronlar tarafından ağzına kadar dolu olduğunu varsaydı. Tüm koltuklar dolu olduğu için, pozitif enerjideki normal bir elektron aşağıya düşemiyordu. Eğer bu dolu negatif enerji denizindeki bir elektron, yeterince enerjili bir etkileşimle pozitif enerji seviyesine çıkarılırsa, elimizde normal bir elektron ve deniz bölgesinde geriye kalan bir boşluk olur. Elektron-pozitron çifti yaratmak için enerji ölçeği en az yaklaşık 2mc22mc^2 olmalıdır; fakat tek bir fotonun boş uzayda bunu yapması enerji-momentum korunumu nedeniyle mümkün değildir. Bu süreç genellikle bir dış alanın, çekirdeğin veya başka bir parçacığın momentum alıp verebildiği bir ortamda gerçekleşir. Denizin içindeki bu elektron eksikliği, dışarıdan bakan bize elektronla aynı kütleye sahip ama pozitif yüklü bir parçacık gibi görünür. 1932 yılında kozmik ışınlarda pozitronun keşfedilmesi bu öngörüyü doğruladı ve büyük bir zafer olarak tarihe geçti.

Fakat bu zafer, aynı zamanda tek bir parçacığı tanımlayan dalga mekaniğinin sonu demekti: Dirac denizi fikri, boş uzayın aslında sonsuz sayıda parçacıkla dolu olduğunu gösteriyordu. Olay artık tek bir parçacığın dinamiği değildi. Bu çözüm sadece Pauli dışlama ilkesine uyan fermiyonlar (spin-1/2) için geçerliydi. Pionlar gibi Pauli ilkesine uymayan, dolayısıyla hepsi aynı negatif enerji durumunda birikebilecek spin-0 bozonlar için bu deniz modeli işlemiyordu.

1934 yılında Wolfgang Pauli ve Victor Weisskopf bu tıkanıklığı devrimsel bir yaklaşımla çözdü. Klein-Gordon denklemindeki ψ(x,t)\psi(x,t) ifadesinin tek parçacıklı olasılık dalgası olarak değil, kuantize edildiğinde parçacıkları yaratıp yok eden bir alan operatörüne dönüşen bir alan değişkeni olarak yorumlanması gerektiğini gösterdiler. Bu yaklaşımla, Bölüm 2.2’de negatif çıkabilen ρ\rho değerinin aslında olasılık değil, elektrik yük yoğunluğu olduğu anlaşıldı. Yük yoğunluğunun eksi veya artı çıkması tamamen fiziksel ve beklenen bir durumdur. Böylece yapay bir deniz varsayımına gerek kalmadan kuantum alan teorisi doğmuş oldu.

Kuantum Alan Teorisinin Doğuşu

Kuantum alan teorisinde temel yapı taşı parçacıklar değil, uzayın her yerini dolduran alanların kendisidir. Kuantizasyon işlemi dalga fonksiyonuna değil, doğrudan klasik alana uygulanır.

Işıma Alanının Kuantizasyonu ve Vakum Dalgalanmaları

Üzerinde çalışılan ilk alan Maxwell’in elektromanyetik alanıdır. Fizikçiler elektromanyetik alanı, her biri belirli bir frekansa ωk\omega_k sahip sonsuz sayıda kuantum harmonik osilatörünün toplamı olarak modellediler. Sistemin enerjisini veren Hamiltoniyen şu şekli aldı:

H=kωk(akak+12).H=\sum_k\hbar\omega_k\left(a_k^\dagger a_k+\frac{1}{2}\right).

Burada aka_k^\dagger ortama bir foton ekleyen (yaratma), aka_k ise ortamdan bir foton eksilten (yok etme) operatördür.

Bu denklemin sonundaki 1/21/2 terimi fizikte muazzam sonuçlar doğurur. Ortamda boşluktaki hiç foton olmasa dahi, her modun sıfır nokta enerjisi vardır. Bu duruma sıfır nokta enerjisi denir ve kuantize edilmiş alanın vakum durumunun klasik anlamda tamamen hareketsiz bir boşluk olmadığını gösterir. Klasik elektromanyetik alanla yetinen standart kuantum mekaniğinde uyarılmış bir atomun neden kendi kendine ışıma yaparak alt enerjiye düştüğünü açıklayamazsınız. Ancak elektromanyetik alan kuantize edildiğinde, atom alanın vakum modlarıyla etkileşir ve kendiliğinden ışıma bu çerçevede açıklanır.

Spin-İstatistik İlişkisi

Standart kuantum mekaniğinde parçacıkların simetri özellikleri (bozon veya fermiyon olmaları) bir kural olarak dışarıdan verilir. Rölativistik ve yerel kuantum alan teorisi ise bunu denklemlerin içinden doğal olarak çıkarır.

Pascual Jordan ve Eugene Wigner, elektron gibi fermiyonların doğasını açıklamak için operatörlerin komütatör-yer değiştirme kurallarını değiştirdiler. AB=BAAB=BA mantığı yerine, AB=BAAB=-BA mantığına dayanan karşıt komütasyon bağıntılarını kullandılar:

{ak,aj}akaj+ajak=δjk.\{a_k,a_j^\dagger\}\equiv a_ka_j^\dagger+a_j^\dagger a_k=\delta_{jk}.

Bu matematiksel yapı, aynı özelliklere sahip iki fermiyonun aynı kuantum durumunda bulunmasını otomatik olarak sıfıra eşitler ve Pauli ilkesini kendiliğinden sağlar. Enrico Fermi bu operatör mantığını beta bozunumunu açıklamak için kullandı. Eskiden elektronun nötronun içinde fiziksel olarak beklediği sanılıyordu. Fermi, alan teorisi sayesinde elektronun etkileşim anında tıpkı foton gibi o an yaratıldığını gösterdi. Bu sayede kuantum alan teorisi, enerjinin maddeye dönüşerek parçacık sayısının değiştiği rölativistik olayları açıklayabilen tek tutarlı çerçeve haline geldi.

Sonsuzluklar Problemi ve Renormalizasyon

1930’larda kuantum elektrodinamiği kullanılarak daha hassas hesaplamalar (özellikle kapalı döngü diyagramları) yapılmaya başlandığında teorik bir felaketle karşılaşıldı. İntegral hesaplarının sonucu sürekli sonsuz çıkıyordu.

Elektronun Özkütlesi

Noktasal bir elektron, kendi yarattığı elektromanyetik alanla da etkileşime girer. Bu etkileşimin elektronun kütlesine yaptığı katkıyı (mem)(m_{\rm em}) hesaplamak istediğinizde, formül kısa mesafeleri kontrol eden bir aa parametresi barındırır:

mem=3α2πmln(mca).m_{\rm em}=\frac{3\alpha}{2\pi}m\ln\left(\frac{\hbar}{mca}\right).

Elektronun tamamen noktasal bir parçacık olduğunu varsayıp aa değerini sıfıra götürürseniz, kütle katkısı logaritmik olarak sonsuza gider. Aynı problem, boşluktaki sanal parçacık çiftlerinin yarattığı vakum polarizasyonu sebebiyle elektronun yükünün hesaplanmasında da yaşanır. Çıplak yük ile ölçülen fiziksel yük arasındaki ilişki de kesme ölçeğine bağlı ıraksamalar içerir.

Lamb Kayması ve Çözüm

Denklemlerin sonsuz vermesine rağmen 1947 yılındaki Shelter Island Konferansında Willis Lamb, hidrojen atomundaki 2s1/22s_{1/2} ve 2p1/22p_{1/2} enerji seviyeleri arasında çok küçük bir enerji farkı ölçtüğünü açıkladı. Dirac teorisinde tamamen eşit olması beklenen bu seviyeler arasındaki fark, doğrudan hesaplamaya çalıştıkları kuantum döngülerinin laboratuvardaki kanıtıydı. Teori çökmüş olamazdı.

Hans Bethe ve sonrasında Richard Feynman gibi fizikçiler şu temel mantığı oturttular: Bizim kağıt üzerinde denklemlere yazdığımız ilk kütle (m0)(m_0) ve yük (e0)(e_0) doğada asla çıplak halde ölçülemeyen matematiksel parametrelerdir. Laboratuvarda ölçtüğümüz fiziksel değer, bu çıplak değer ile alanın yarattığı döngü katkılarının toplamıdır. Eğer denklemlerdeki ıraksamaları karşı terimler ve yeniden tanımlanmış fiziksel kütle/yük parametreleri içine düzenli biçimde alırsak (bu işleme renormalizasyon denir), kalan fiziksel tahminler tamamen sonlu ve mükemmel derecede isabetli çıkıyordu.

Steven Weinberg’in modern fiziğe kattığı en büyük vizyonlardan biri, bu sonsuzlukları halı altına süpürme işleminin aslında bir hile olmadığını göstermesidir. Evrenin en temel teorisine henüz sahip olmayabiliriz; ancak düşük enerjilerde rölativite ve kuantum mekaniğini birleştirmeye çalıştığımızda, doğa zorunlu olarak bir etkin/efektif alan teorisi gibi davranır. Sonsuzluklar, teorimizin geçerli olduğu enerji aralığının bir sınırı olduğunu gösteren doğal bir matematiksel faturadan ibarettir.

Sonuç

Tarihsel sürece bakıldığında kuantum mekaniğinin ilkeleri, özel görelilik ve uzaydaki nedensellik kavramlarıyla birleştiğinde QFT fizikçilerin uydurduğu rastgele bir model değil, mantıksal ve matematiksel olarak varılabilecek tek zorunlu duraktır. Umarım sizler ve Furkan bu yazıyı beğenirsiniz. Okuyup vakit ayırdığınız teşekkür ederim. <3<3

Y

Yaren Yeşilay

Yazar