Bölüm 1: Newton'un Kafesinden Kaçış: Konfigürasyon Uzayı ve Manifoldlar
Teorik fiziğin derinliklerine inildikçe, birinci sınıf amfilerindeki standart eğik düzlem problemlerinin yerini, doğanın temel simetrileri ve bu simetrilerin dokuduğu geometrik yapılar alır. Bu noktada klasik mekaniğin asıl zarafeti, Newton'un oklarla çizilmiş o kısıtlayıcı kafesinden (kartezyen vektörlerden) çıkıp, evrenin geometrik dilini keşfetmektir.
1 Koordinatlardan Kurtulmak: Afin Uzay Olarak Evren
Fiziğin en temel ilkesi şudur: Evrende ayrıcalıklı bir nokta yoktur. Yani evrenin bir "orijini" noktası yoktur. Eğer uzayı doğrudan bir vektör uzayı olan olarak tanımlarsak, bu uzayın doğasında olan sıfır vektörüne (orijine) haksız bir kutsallık atfetmiş oluruz. Arnold bu felsefi problemi, uzayı bir Afin Uzay (Affine Space) olarak tanımlayarak çözer.
Afin uzayı, "başlangıç noktası unutulmuş bir vektör uzayı" olarak düşünebilirsiniz. Noktalar ve vektörler iki farklı hayvandır. Uzayımız olan 'te sadece "noktalar" (örneğin ) vardır. İki noktayı birbirinden çıkardığımızda bir vektör elde edersiniz, ancak iki noktayı toplayamazsınız (iki konumu toplamanın fiziksel bir anlamı yoktur!).
Matematiksel olarak uzayımız, bir vektör uzayının etki ettiği bir afin uzayıdır. Yani bir noktasına bir vektörü eklerseniz, yeni bir noktası elde edersiniz:
İşte bu basit tanım, uzayın homojenliğini (her yerin aynı kurallara tabi olmasını) doğrudan geometriye kodlar. Orijin yoktur, sadece noktalar arası ilişkiler vardır. Uzay, yönsüz ve hiyerarşisiz boş bir sayfadır.
İki Uzay Arasındaki Köprü: Orijini Seçmek ve Unutmak
Peki bu yönsüz, hiyerarşisiz afin uzayından, bildiğimiz o hesaplanabilir vektör uzayına (veya tam tersine) nasıl geçeriz? Cevap çok basittir ama fizikte derin bir anlam taşır: Bir orijin (referans noktası) seçerek.
Afin uzayı "orijinini unutmuş bir vektör uzayı" olarak tanımlamıştık. Eğer bu boş sayfa olan içinde tamamen keyfi bir noktası seçer ve buna "orijin" dersek, afin uzaydaki herhangi bir noktası, 'dan 'ye çizilen bir konum vektörü ile birebir eşleşir. İşte o an, noktalar vektörlere dönüşür ve afin uzayımız bir vektör uzayına çöker. Artık elimizde standart kartezyen eksenleri oturtabileceğimiz bir temel vardır.
Tersine, vektör uzayından afin uzayına geçmek istiyorsak, orijini "unuturuz". Vektörlerin mutlak konumlarını siler, uzayı sadece nesnelerin birbirine göre olan uzaklıkları ve yönleriyle (fark vektörleriyle) tanımlarız.
Arnold'un mekanik vizyonundaki felsefe şudur: Evrenin gerçek dokusu 'tür; evrenin kendisi bir orijine sahip değildir. Ancak biz ölümlü fizikçiler denklemleri yazabilmek ve ölçüm yapabilmek için uzaya bir gözlemci (referans sistemi) yerleştiririz ve uzayı geçici olarak 'e indirgeriz. Klasik mekaniğin asıl gücü, bulduğumuz fiziksel yasaların, bizim sonradan uzaya çaktığımız bu keyfi noktasına asla bağlı olmamasından gelir. Peki bu bağımsızlık (veya değişmezlik) uzay-zamanda kendini nasıl gösterir?
2 Mutlak Zaman ve Galilei Uzay-Zamanı
Sadece uzay yetmez, olayların ne zaman gerçekleştiğini de bilmeliyiz. Newtonyen (veya Galilei) mekaniğinde zaman, uzaydan tamamen bağımsız, tek boyutlu bir afin uzaydır: . Zamanın da bir başlangıcı (orijini) yoktur; "M.Ö. 10.000" veya "Big Bang'den sonra 3 saniye" demek, zamanı bir vektör uzayı yapmaz, sadece referans noktaları seçmektir.
Peki, uzay-zaman (Spacetime) dediğimiz şey nedir? Arnold uzay-zamanı, noktaları "olaylar" (events) olan 4 boyutlu bir afin uzayı olarak tanımlar. Ancak bu herhangi bir 4 boyutlu uzay değildir. Bu uzayın içinde "zaman" fonksiyonu adını verdiğimiz çok özel bir izdüşüm (projection) vardır:
Uzay-zamandaki iki olay ve olsun. Bu olaylar arasındaki zaman farkı ile verilir.
Burada Arnold'un klasik mekanik inşasındaki en kritik kavrama geliyoruz: Eşzamanlılık (Simultaneity). İki olayın aynı anda gerçekleşmesi demek, olması demektir. Galilei evreninde uzaklık, sadece ve sadece eşzamanlı olaylar arasında tanımlıdır. Yani "Şu an benim bulunduğum yer ile, 10 saniye sonra Mars'ta olacak olan patlama arasındaki mesafe nedir?" sorusu klasik mekanikte anlamsızdır. Çünkü hareket eden bir gözlemciye göre uzaysal mesafe değişir. Ancak iki olay aynı anda gerçekleşiyorsa, evrendeki tüm gözlemciler bu iki olay arasındaki uzaysal mesafenin (Öklidyen metrik) aynı olduğu konusunda hemfikirdir.
İşte Arnold tarzı uzay-zaman: Eşzamanlılık dilimlerinden (her biri birer ) oluşan bir krep yığını gibi düşünebilirsiniz. İleride Görelilik Teorisi'ne veya Kuantum Alan Teorisi'ne geçtiğinizde, Einstein'ın bu "krep yığınını" nasıl büküp erittiğini (mutlak zamanı yıkıp, mesafeyi ve zamanı tek bir Minkowski metriğinde nasıl birleştirdiğini) çok daha iyi takdir edeceksiniz.
3 Galilei Grubu: Fiziğin Kurallarını Belirleyen Simetri
Sahneyi kurduk. Peki bu sahnede izin verilen "kamera hareketleri" nelerdir? Fizik yasalarının değişmediği referans sistemi dönüşümlerine Galilei Grubu denir. Bu grup şunları içerir:
- Uzaysal Ötelemeler: (Uzayın homojenliği)
- Zamansal Ötelemeler: (Zamanın homojenliği)
- Uzaysal Döndürmeler: (Uzayın izotropisi, yönden bağımsızlığı)
- Eylemsiz (Inertial) Dönüşümler (Galilei Boost): (Sabit hızla hareket eden sistemlerin denkliği)
4 Eylemsizlik Referans Sistemleri ve Vektörlerin Yetersizliği
Mekanik olayları incelemek için öncelikle bir referans sistemi seçilmelidir; zira keyfi bir sistem seçildiğinde uzay homojen ve izotropik olmaz. Ancak Galileo'nun görelilik ilkesine (Galileo's relativity principle) göre, uzayın homojen (her noktasının eşdeğer) ve izotropik (her yönünün eşdeğer), zamanın ise homojen olduğu "eylemsizlik sistemleri" (inertial frames) bulmak daima mümkündür. Eylemsiz bir sistemde serbest bir cisim, büyüklüğü ve yönü sabit bir hızla hareket eder.
Ancak elimizdeki sistem serbest parçacıklardan değil de bağlara (constraints) sahip cisimlerden oluştuğunda ne olur? Newtonyen mekanik bu noktada bizi zorlu bir sürece sokar. Bir küre yüzeyine hapsedilmiş bir sarkacın hareketini uzayındaki vektörleriyle tanımlamaya çalışırsak, cismin yüzeyden ayrılmasını engelleyen ve yönü büyüklüğü sürekli değişen bağ kuvvetlerini (constraint forces) hesaba katmak zorunda kalırız. Oysa bu tepki kuvvetleri fiziksel bir etkileşimden ziyade, sistemin geometrik sınırlarının bir sonucudur. İdeal holonomik bağlara (holonomic constraints) sahip sistemlerin analizi için, sistemi tanımlayan denklemleri bu görünmez ve işe yaramaz kuvvetlerin yükünden kurtarmamız gerekir.
5 Neden Uzayını Terk Edip Toruslara ve Kürelere Sığınıyoruz?
Newton bize bir başlangıç noktası verdi ama bizi düz, sıkıcı ve kartezyen bir uzayına hapsetti. Oysa evrensel kısıtlamalar altında (örneğin küre yüzeyinde hareket eden bir sarkaç veya bir ray üzerindeki trende) kartezyen koordinatlar çaresiz kalır. Denklemler, bağ kuvvetleri (constraint forces) ile dolar taşar. Bağ kuvvetleri denmesinin nedeni de kavramsal olarak bu kuvvetler, sistemi konfigürasyon manifolduna bağlar ve sistemin o manifoldun (yüzeyin veya eğrinin) dışına çıkmasını geometrik olarak kısıtlar.
Arnold, "Mathematical Methods of Classical Mechanics" kitabında bu kısıtlar karşısında olaya getirilen yeniliği şöyle belirtir: Fiziksel sistemin yaşayacağı alanı, sistemin kendi serbestlik dereceleriyle (degrees of freedom) yeniden tanımlamak.
Eğer sistemimiz parçacığa sahipse ve tane holonomik yani integral edilebilir kısıtlaması varsa, sistemin özgürce hareket edeceği alan olur. İşte bu adet bağımsız koordinatla tanımladığımız soyut uzaya Konfigürasyon Manifoldu () diyoruz. Bir çiftli sarkaç düşünün; uzayda hareket eden iki kütle olmasına rağmen, sistemi sadece iki açıyla tamamen tanımlayabilirsiniz. Yani bu çiftli sarkacın konfigürasyon uzayı aslında bir Torus'tur (). Arnold'un geometrik diliyle konuşursak, sistemin her bir anlık konumu bu manifold üzerinde bir noktadır.
Bu manifold üzerindeki bir nokta sistemin o anki tam durumunu (tüm parçacıkların konumunu) tek başına ifade eder. Zaman aktıkça , bu nokta manifold üzerinde pürüzsüz bir eğri çizer:
Peki ya hız? Hız dediğimiz şey, manifold üzerindeki bu eğriye teğet olan vektördür. Ancak bu vektör manifoldun içinde yaşamaz; manifoldun o noktasındaki Teğet Uzay'da (Tangent Space, ) yaşar. Bir noktanın teğet uzayı, o noktadan geçebilecek tüm olası hız vektörlerinin kümesidir. Konumları ve hızları aynı anda ele almak istersek, manifoldun tüm noktalarındaki teğet uzayları birleştirip yepyeni, boyutlu devasa bir uzay inşa ederiz: Teğet Demeti (Tangent Bundle, ).
İşte Lagrange fonksiyonu dediğimiz o efsanevi , ne gökten inmiş bir formüldür ne de rastgele bir skalerdir. , bu Teğet Demeti üzerinden ve zamandan gerçel sayılara giden pürüzsüz (diferansiyellenebilir) bir fonksiyondur:
Yani sisteme konumunu , hızını ve zamanı verirsin, o sana skaler bir sayı verir. Bütün fizik bu skaler fonksiyonun içindedir.
6 Örnek: Helisel Rollercoaster Sarkacı
Bu soyut geometrik yapıyı tamamen içselleştirmek için Newtonyen kuvvetlerin içinden çıkılamaz bir kaos yaratacağı, ancak analitik mekaniğin bir sanat eserine dönüştüreceği bir sistem tasarlayalım: Helisel Rollercoaster Sarkacı.
Sistemimiz şu şekilde olsun: Uzayda sabitlenmiş sarmal (helis) şeklinde bir telimiz var. kütleli bir boncuk bu tel üzerinde sürtünmesizce kayabiliyor. Bu kütlesine ise uzunluğunda kütlesiz bir çubukla kütleli ikinci bir parçacık bağlanmış (sarkaç). Sarkacın sadece radial-dikey (kütle merkezinden dışarı doğru) düzlemde sallanmasına izin verelim.
Koordinatların (Manifoldun) Tanımlanması:
Sistemimizin iki serbestlik derecesi vardır. Manifoldumuz, helisin tek boyutlu yapısı ( benzer bir topoloji) ve sarkacın açısal hareketi () ile oluşur. Koordinatları tanımlayalım:
- : Helis üzerindeki kütlesinin konumunu belirleyen azimut açısı.
- : Sarkacın düşeyle yaptığı açı.
Helisin parametreleri yarıçap ve adım aralığı sabiti olsun. kütlesinin uzaydaki konumu:
kütleli sarkacın konumu, bulunduğu noktadan dışarıya doğru radyal olarak kadar, aşağı doğru (Z ekseninde) ise kadar yer değiştirmiştir:
Hızlar ve Kinetik Enerji:
Kinetik enerji, genelleştirilmiş hızların her zaman karesel (quadratic) bir fonksiyonudur ve şeklinde ifade edilir. Koordinatların zamana göre türevini alarak hızların karelerini buluruz.
terimi için türev alıp kareleri topladığımızda, manifoldun eğriliğinden kaynaklanan çapraz terimler (cross terms) ortaya çıkar:
Toplam kinetik enerji düzenlendiğinde şu forma ulaşır:
Metrik Tensör (Riemannian Metric):
Arnold'a göre, eylemsiz hareket eden bir sistemin konfigürasyon uzayındaki her teğet uzayda (tangent space) tanımlı pozitif tanımlı karesel form, bir Riemann metriği yaratır. Bu metrik doğrudan kinetik enerjinin katsayı matrisidir:
İşte 'ten kaçışın zaferi budur. O karmaşık tepki kuvvetleriyle boğuşmak yerine, sistemin yaşadığı iki boyutlu manifoldun "metrik tensörünü" elde ettik. Sarkaç sallandıkça ( değiştikçe), metrik tensörün ve bileşenleri değişir; yani manifoldun eğriliği bizzat sistemin konfigürasyonu tarafından şekillendirilir. Sistemin serbest hareketleri, artık bu eğri uzaydaki jeodeziklerden (geodesics) başka bir şey değildir.
Ancak burada çok zarif bir detayı gözden kaçırmamalıyız: "Serbest hareket" tanımı, sistemin üzerinde hiçbir fiziksel potansiyel enerjinin () olmadığı durumlar için geçerlidir. Kurguladığımız sistemde, manifoldun z-eksenindeki helisel eğiminden ve sarkacın düşey düzlemdeki salınımından dolayı işin içine kaçınılmaz olarak kütleçekim potansiyel enerjisi girer. Sistemin mutlak z-koordinatlarını ( ve ) dikkate aldığımızda sistemin gerçek potansiyel enerjisi şu şekildedir:
Potansiyel enerjinin varlığında, parçacığın yörüngesi artık sadece kütle dağılımından doğan o saf metriğinin jeodeziklerine itaat etmez; kütleçekimi, konfigürasyon manifoldunun geometrisini kendi etrafında bükmeye başlar. Bu kuvvet altındaki hareketi yeniden pürüzsüz bir "jeodezik problemi" olarak geometrik bir çerçeveye oturtmak istersek, kinetik enerjiden elde ettiğimiz metrik tensörü, sistemin toplam enerjisini () ve potansiyelini barındıran Maupertuis-Jacobi Metriği ile yeniden tanımlamamız gerekir:
Böylece klasik mekanik, potansiyel enerjiyi bile kuvvet vektörleri yerine "uzayın eğriliğine" dönüştürerek geometrikleştirir. Dinamiğin gerçek kalbine inmek için artık tek yapmamız gereken, teğet demetindeki bu hızları momentumlara çevirip Faz Uzayı'na () adım atmaktır.
7 Doğanın Tembelliği: En Az Eylem İlkesi (Principle of Least Action)
Manifoldumuzu kurduk, kinetik enerjinin yarattığı Riemann metriğini tanımladık ve potansiyelin uzayı nasıl büktüğünü gördük. Peki ama bir parçacık noktasından noktasına giderken, bu karmaşık geometri içinde hangi yolu seçeceğine nasıl karar verir? Parçacıklar ilerideki engelleri "görüp" ona göre mi rota çizerler, yoksa anlık kuvvetlerin körü körüne itmesiyle mi hareket ederler?
İşte tüm klasik mekaniği, kuantum mekaniğini ve genel göreliliği tek bir çatı altında birleştiren o keskin cevap: En Az Eylem İlkesi'dir.
Teğet demeti () üzerinde tanımladığımız Lagrange fonksiyonunun, sistemin belirli bir anından anına kadar uzanan bir yörünge boyunca integrali alındığında ortaya "Eylem" (Action, ) adını verdiğimiz bir skaler çıkar:
Bu bir fonksiyon değil, bir fonksiyoneldir (fonksiyonların fonksiyonu). Sistemin konfigürasyon uzayında çizebileceği sonsuz sayıda olası yörünge vardır. Ancak doğa son derece tutumlu, hatta "tembeldir". Evren, parçacığın izleyeceği gerçek yörüngeyi öyle bir seçer ki, bu eylem integrali bir ekstremum (genellikle bir minimum) değerini alır. Yani sistemin hareketi, varyasyonu sıfır olan () rotadır. Parçacık sanki tüm olası yolları aynı anda "koklar" ve eylemi minimize eden o eşsiz jeodeziği seçip süzülür.
Varyasyon Nedir? Yörüngelerin Sanal Dansı
Burada "varyasyonu sıfır olan () rotadır" dedik, ancak bu (varyasyon) operatörünün fiziksel ve matematiksel anlamını netleştirmek zorundayız.
Normal diferansiyel hesapta , zaman akarken bir parçacığın konumundaki değişimi inceleriz. Varyasyonlar hesabında ise durum bambaşkadır: Zamanı dondurur ve sistemin konfigürasyon uzayında çizdiği o pürüzsüz yörüngeyi bütünüyle ele alıp, onu hayali olarak bükeriz.
Diyelim ki doğanın seçtiği o kusursuz, gerçek yörünge olsun. Bu yörüngeye çok küçük, sanal bir sapma (virtual displacement) ekleyerek komşu bir yörünge hayal edelim:
Buradaki fonksiyonuna, yörüngenin varyasyonu denir. Ancak doğanın bu sanal denemelere izin verirken koyduğu çok katı bir kural vardır: Sistemin nereden yola çıktığı ve nereye varacağı kesindir. Uç noktalar duvara çivilenmiştir, yani varyasyonlar başlangıç ve bitiş anlarında sıfır olmak zorundadır:
İşte (Eylemin durağanlığı) ilkesinin bize söylediği derin gerçek budur: Uç noktaları sabit tutarak gerçek yörünge üzerinde yapacağınız her türlü sonsuz küçük hayali bükülme (varyasyon ), eylem integralinde () birinci mertebeden hiçbir değişime yol açmaz. Nasıl ki standart kalkülüste bir fonksiyonun minimum noktasında teğetin eğimi sıfırsa (), konfigürasyon manifoldunun üzerindeki o devasa fonksiyonel uzayda da doğanın seçtiği yörüngenin varyasyonu sıfırdır. Parçacık, eylemin topografyasında adeta düzleştiği o ekstremum noktasını bulup oradan süzülür.
8 Neden ? Simetrilerin Katı Dayatması
Analitik mekanik ders kitaplarında veya teorik fizik amfilerindeki ilk derslerde genellikle tepeden inme bir kabulle başlarız: Lagrange fonksiyonu kinetik enerji eksi potansiyel enerjidir (). Peki ama neden? Evren neden veya gibi bir formülü değil de bu spesifik yapıyı seçmiştir?
İşte Lev Landau'nun mekanik inşasındaki en büyük dehası burada yatar. Landau, denkleminin gökten zembille inmediğini, yazının başında tanımladığımız Galilei Grubu simetrilerinin matematiksel bir zorunluluğu olduğunu ispatlar.
Bunu matematiksel olarak adım adım görelim. Eylemsiz bir referans sisteminde, tamamen serbest (üzerinde hiçbir kuvvet olmayan) bir parçacık hayal edelim. Bu parçacığı tanımlayacak olan Lagrange fonksiyonu başlangıçta konumun , hızın ve zamanın rastgele bir fonksiyonu olabilir: .
Fakat doğanın simetrileri bu fonksiyona anında kısıtlamalar getirmeye başlar:
-
Uzayın Homojenliği: Evrende ayrıcalıklı bir nokta yoktur. Parçacığı uzayda kadar kaydırmak fiziksel hiçbir yasayı değiştirmez. Bu yüzden , konum vektörüne bağlı olamaz: .
-
Zamanın Homojenliği: Fizik kuralları dün neyse bugün de odur. Zamanın mutlak bir başlangıcı olmadığı için , zamana açıkça (explicitly) bağlı olamaz: .
-
Uzayın İzotropisi: Uzayda ayrıcalıklı bir yön yoktur. Dolayısıyla , hız vektörünün yönüne değil, sadece onun skaler büyüklüğüne, daha doğrusu büyüklüğünün karesine bağlı olabilir.
Bütün bu geometrik kısıtlamalar sonucunda, serbest parçacığın Lagrangian'ı oldukça sadeleşir: .
Peki fonksiyonun tam formu nedir? Bunu bulmak için Galilei Görelilik İlkesi'ni kullanmalıyız. Kurallar, birbirine göre sabit bir hızıyla hareket eden iki eylemsiz sistemde ( ve ) tamamen aynı olmalıdır. sistemindeki hız olur. Bu çok küçük (infinitesimal) bir hızı için yeni Lagrangian'ı Taylor serisine açarsak:
İki referans sisteminin fiziksel olarak tamamen aynı hareket denklemlerini vermesi için, bu iki Lagrangian arasındaki farkın, konum ve zamanın tam bir zamansal türevi olması şarttır. Fark terimine yakından bakalım:
Bu ifadenin saf bir formunda yazılabilmesi ancak ve ancak teriminin hıza bağlı olmayan bir sabit olmasıyla mümkündür. Bu sabiti olarak adlandırırsak (buradaki parçacığın kütlesidir), türevi geri integre ettiğimizde muazzam bir kesinlikle şu sonuca varırız:
Gördüğümüz gibi kinetik enerjinin formu ('ye orantılı olması), tamamen uzayın izotropisi ve Galilei dönüşümlerinin bir diktesidir.
Eğer uzayda parçacığın serbestliğini bozan, uzayın homojenliğini kıran bir etkileşim alanı varsa (örneğin kütleçekimi), bu alan koordinatlara bağlı skaler bir fonksiyon olarak eyleme katılmalıdır. Doğanın basitlik ilkesi gereği, bu etkileşim terimi sadece konuma bağlı bir eklentisi olarak Lagrangian'a girer. İşte Galilei görelilik ilkesi ve evrenin homojenliği, bizi o kaçınılmaz formüle böyle ulaştırır:
9 Geometriden Dinamiğe: Euler-Lagrange Denklemlerinin Türetilişi
Eylemi minimize etme felsefesini () ve sanal yer değiştirmeleri tanımladık. Şimdi bu geometrik fikri katı bir matematiğe dökelim. Eylem integralinin varyasyonunu alırsak:
Burada kritik bir adım atmamız gerekiyor. terimi, aslında varyasyonun zamana göre türevidir, yani . Bunu integralin içine yerleştirip, ikinci terime kısmi integrasyon (integration by parts) uygularsak:
Hatırlayalım, doğa sanal varyasyonlara izin verirken uç noktaları duvara çivilemişti! Yani ve anlarında varyasyon sıfırdır ( ve ). Bu katı kural sayesinde, sağ taraftaki sınır değer terimi (köşeli parantez içindeki kısım) tamamen sıfırlanarak yok olur. Geriye kalan integrali orijinal denklemde yerine koyarsak:
İşte varyasyonlar hesabının temel leması (Fundamental Lemma of Calculus of Variations) burada devreye girer. ve arasında seçtiğimiz sanal sapma tamamen keyfidir. Eğer keyfi bir fonksiyonu ile çarpılan bir integral her zaman sıfır sonucunu veriyorsa, parantez içindeki ifadenin kendisi zorunlu olarak her yerde sıfır olmalıdır! Böylece konfigürasyon manifoldunun koordinatlarından tamamen bağımsız olan o meşhur diferansiyel denklemler ortaya çıkar:
Newton mekaniğinde () kartezyen koordinatlardan küresel veya silindirik koordinatlara geçmek bir kabustur; ivme terimleri akıl almaz çapraz çarpımlarla dolar. Oysa bu türettiğimiz Euler-Lagrange denklemleri kovaryanttır. Yani uzayımızı tanımlamak için kullandığımız koordinatları ister kartezyen olsun, ister açı, ister bizim rollercoaster örneğimizdeki gibi bir helis uzunluğu olsun, bu diferansiyel denklemin formu asla değişmez. Konfigürasyon uzayındaki metrik ne kadar eğri büğrü olursa olsun, bu denklem o uzaydaki doğru yörüngeyi kusursuzca bulur.
10 Sistemin Uyanışı: Hareket Denklemlerinin Çözümü
Artık her şeye sahibiz. 6. bölümde inşa ettiğimiz o karmaşık Helisel Rollercoaster Sarkacı sistemini "uyandırma" zamanı geldi. Kinetik enerjimizi ve potansiyel enerjimizi bulmuştuk. Sistemin devasa Lagrangian'ı şu şekildedir:
Bu sistem için hareket denklemlerini bulmak, karmaşık serbest cisim diyagramları veya 3 boyutlu vektör izdüşümleri çizmeyi gerektirmez. Tek yapmamız gereken bu fonksiyonunu Euler-Lagrange makinesine atmaktır. Örneğin, sarkacın düşey salınımını veren koordinatını ele alalım:
Önce hızlara göre kısmi türevi (genelleştirilmiş momentumu) bulalım ve zamana göre türevini alalım:
Şimdi de konuma göre kısmi türevi (genelleştirilmiş kuvveti) alalım. Potansiyel enerjiden gelen türevin olduğuna dikkat edin:
Bu iki ifadeyi birbirinden çıkardığımızda o harika matematiksel "sadeleşme" gerçekleşir; 'li çapraz terimler birbirini yok eder ve geriye saf hareket denklemi kalır:
Bakın, Newton'un kuvvet diyagramlarında asla bu kadar kolay göremeyeceğimiz her şey bir çırpıda karşımızda: Sarkacın eylemsizlik momenti , helisteki ivmelenmeden kaynaklı etkileşim kuplajı , sistem dönerken sarkacı dışarı savuran merkezkaç terimi ve kütleçekiminin o ince izdüşümü . Hepsi salt geometriden doğdu!
Geometrik Bir Çıkarım: Vektör Alanları ve Faz Akışı
İşte Arnold, elde ettiğimiz bu ivme denklemlerine sadece "çözülecek bir cebir problemi" olarak bakmaz. Bu diferansiyel denklemler dizisi, aslında -boyutlu Teğet Demeti üzerinde tanımlı devasa bir vektör alanıdır (vector field).
Sistemin anından anına evrimi, anlık durum olan noktasının, bu vektör alanının akıntılarına kapılarak bir sıvı damlası gibi sürüklenmesidir. Arnold bu duruma Faz Akışı (Phase Flow) adını verir. Doğanın temel yasaları, uzayı bu akışın integral eğrileri ile baştan aşağı dokur.
11 Enerjinin Doğuşu ve Hamilton'a İlk Bakış: Jacobi İntegrali
Peki bu vektör alanında sürüklenen sistemde değişmeden kalan hiçbir şey yok mudur? İşte bu noktada Arnold, zamanın homojenliğini kullanarak enerjinin korunumunu o gökten inme formüllerle değil, bizzat Euler-Lagrange üzerinden ispatlar.
Eğer sistemde dış koşullar zamanla değişmiyorsa , Lagrangian'ın toplam zaman türevini zincir kuralıyla açalım:
Euler-Lagrange denklemi gereği yerine yazarsak:
Bütün türevleri tek bir tarafa topladığımızda karşımıza muazzam bir matematiksel sabitlik, yani Jacobi İntegrali çıkar:
Doğa, zamanın homojenliğini kullanarak işte bu devasa fonksiyonunu korur. Ancak bu korunum yasasının içine gizlenmiş matematiksel form , basit bir enerjiden çok daha fazlasıdır. Bu form, bizi hızların teğet dünyasından koparıp mekaniğin asıl kalbinin attığı yer olan Kotanjant Demeti'ne , diğer bir deyişle Faz Uzayı'na taşıyacak olan gizli bir köprüdür.
Bu köprünün adını koymak ve bizi o yepyeni evrene nasıl sıçrattığını görmek için, bir sonraki bölümde Hamilton'un kusursuz geometrik devrimine yelken açacağız.
Kaynakça
1)Arnol'd, V. I. (1989). Mathematical Methods of Classical Mechanics (2nd ed.). Springer-Verlag.
2)Landau, L. D., & Lifshitz, E. M. (1976). Mechanics (Vol. 1, 3rd ed.). Butterworth-Heinemann
